"Enter"a basıp içeriğe geçin

Doğal yaşam yeterince korunuyor mu?

12

Doğanın başı dertte; birkaç on yıl içinde 1 milyon tür yok olabilir. Kurtarmak da yok etmek de insanın elinde!

İnsana can ve nefes veren biyolojik çeşitlilik, yine insan yüzünden yok olma tehdidi altında! Bilim insanları, doğanın korunması gerektiği konusunda hemfikir ancak bunun en iyi nasıl yapılacağı tartışmaya açık. Kimisi %30 kimisi ise yeryüzünün %50’si kadar koruma alanı öneriyor. Ancak gerçek çok acı: yeryüzünün yalnızca %15’i koruma alanı. Buna karşın birçok canlı, soyunun tükenme tehdidiyle karşı karşıya; özellikle de böcekler…

Dünya koronavirüse bu kadar odaklanmışken doğada bir şeyler olmaya, canlılar yok olmaya devam ediyor. Mesela Çin’in Yangtze Nehri’nin derinliklerinde yüzyıllardır süzülen 7 metre uzunluğundaki bir kılıç balığı türü (Psephurus gladius) artık yok; aşırı avlanma ve habitat kaybının kurbanı olarak “soyu tükenmiş” (extinct) olarak ilan edildi. Ancak bu balık hikâyesinde yalnız değil!

Sarmal nehirlerden rüzgârlı tundralara, yoğun tropikal ormanlardan mercan resiflerine kadar gezegenin dört bir yanında canlıların başı insanlarla dertte: Bitkiler ve hayvanlar, insan faaliyetleri ve yaşam alanı (habitat) ihlalleri nedeniyle giderek daha fazla ekolojik stres altına giriyor.

Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Bilim Politikası Platformu (IPBES) bünyesinde 50 ülkeden 145 bilim insanının 3 yılık çalışması sonucunda hazırladığı rapor, bir milyon türün onlarca yıl içinde yok oluş stresiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Bu potansiyel kaybın ölçeği birçok ülkeyi endişelendiriyor. Zira gezegendeki her bir canlı, doğal değerinin yanı sıra havayı temizlemek, suyu filtrelemek, karbondioksit döngüsünü sağlamak ve bitkileri tozlaştırmak gibi süreçlerle gezegeni insanlar için yaşanabilir kılıyor. Biyoçeşitlilik kaybını ortadan kaldırmak isteyen hükümetler, doğal yaşam alanlarına daha fazla alan ayırmak için iddialı planlar hazırlıyor.

Doğanın ne kadar alana ihtiyacı var?

1992 BM Rio Zirvesi’nin en somut sonuçlarından olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, ekosistemleri canlandırmak ve yeryüzündeki türlerin çeşitliliğini korumak için 2030 ve 2050 yıllarına kadar kara ve denizlerde koruma alanı olarak en az % 30’luk bir limit öngörmüştü. 1992’den bu yana çok şey değişti. Gezegeni tahribat seviyemiz epey arttı. Şimdi bilim insanlarının tartıştığı konu şu: % 30 ve hatta % 50 yeterli mi?

Biyoçeşitliliği korumak için çalışan çevre bilimciler, temel hedeflerinin “geride kalanları korumak” olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, Current Biology’de yayımladıkları bir araştırmada, insanların gezegenin yüzeyinin dörtte üçünden fazlasını değiştirdiğini ve tropikal yağmur ormanları, tundra veya çöl gibi 14 karasal biyomun beşinin, artık sadece % 10’dan daha az yaban hayatına sahip olduğunu bildirdi. Sonuç ise ortada: Yazının başında bahsettiğimiz Çin kılıç balığı artık yok. Ve parlak mavi Spix Papağanı gibi birçok tür Amazon ormanlarında artık görülmüyor.

Çözüm: Koruma alanları. Deniz ekosistemleri için başlangıç ​​noktası olarak % 30 hedefini destekleyecek araştırmalar var. Kara ekosistemleri için ise daha az kesin kanıt var. Prince Georgia’daki Kuzey Britanya Kolumbiyası Üniversitesi’nden koruma bilimci Oscar Venter bilimsel fikir birliğinin, daha iddialı hedeflere ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini söylüyor. 2030 yılına kadar Dünya’nın karasal bölgeleri için koruma alanı hedefi olarak da % 30 hedeflendiğini belirterek bunun siyasi bir söylemden ziyade bilimsel bir gereklilik olduğunun altını çiziyor.

İddialı hedefleri gözetmek

Aslında bu fikir yeni değil. 2011 yılında 190’dan fazla ülke, BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin bir parçası olarak topluca Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri adı altında 20 koruma hedefini kabul etmişti. Bu hedefler, biyoçeşitlilik bilincinin artırılması ve yerli grupların geleneksel bilgilerinin koruma planlarına dahil edilmesi gibi çabaları içeriyordu. Bununla birlikte hükümetler, sözleşmeye göre 2020 yılına kadar arazilerinin % 17’sini ve kıyı ülkeleri için denizlerinin % 10’unu korunan alanlar olarak ayıracaktı. (Amerika Birleşik Devletleri anlaşmayı onaylamayan tek ülkedir.)

Aichi Hedefleri gezegeni korumak için iki temel nedeni odağına aldı. Oregon Eyalet Üniversitesi’nden deniz ekoloğu ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi eski direktörü Jane Lubchenco bu iki odağı şöyle açıklıyor: “Gezegeni koruma sorumluluğumuz var, çünkü doğa kendi içinde önemlidir. Aynı zamanda insanlar da doğrudan bu sağlıklı, üretken ve esnek ekosistemlerden ve bol biyoçeşitlilikten yararlanıyor.”

Lubchenco, koruma çabalarının motive edicilik açısından yararlı olsa da hedefler için “yeterli değildi” diyor. Bilim insanları, hükümet yetkilileri ve tarım-hayvancılık endüstrisi gibi diğer önemli aktörler arasındaki eşitsiz koordinasyon sebebiyle hedef belirlemenin “çoğu zaman bu hedeflere ulaşmakta yetersiz kaldığını” da sözlerine ekliyor.

Son durum: Karaların sadece % 15’i; denizlerin ise % 7,4’ü korunuyor

Biyoçeşitlilik hedeflerinde belirtilen 2020 yılına gelsek de birçok hedef karşılanmamış durumda. ABD Çevre Programı Dünya Koruma İzleme Merkezi’ne göre, şu anda karaların yaklaşık % 15’i ve denizlerin ise % 7,4’ü bir şekilde korunuyor ya da korunmaya uygun durumda. Buna rağmen, mevcut yok olma oranlarının tarihsel seviyelerden 1000 kat daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Amerikan serçeleri gibi yaygın hayvanların bile son yıllarda sayılarının düştüğü biliniyor. Bu ve buna benzer veriler, bilim insanlarını ve hükümetleri 2011 hedeflerinin yeterince ileri gitmediği sonucunda ortak paydada bir araya getiriyor.

Doğanın ne kadarının korunması gerektiğine karar vermek, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemek, benzersiz bir ekosistemi korumak veya ticari balıkçılığın sürdürülebilirliği gibi çeşitli faktörlere bağlı. Farklı hedefler farklı türde korunan alanları gerektiriyor. Kaliforniya Üniversitesi Scripps Oşinografi Enstitüsü’nden okyanus hukuku ve politikaları uzmanı Samantha Murray, korunan bir alanın büyüklüğünün önemli olduğunu ancak tek belirleyici etkenin bu olmadığını dile getiriyor.

Güvenli alanlar: BM Çevre Programı Dünya Koruma İzleme Merkezi ve Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’ne göre, Nisan 2020 itibariyle karaların yaklaşık % 15’i (yeşil) ve denizlerin yaklaşık yüzde 7’si (mavi) koruma altında.

Doğayı koruma yaklaşımları

Biyologlar, belirli bir hayvanın soyunun tükenmesini önlemeye çalışırken önce türlerin devamlılığı için gereken minimum yaşam alanını bulmaya çalışıyor. Sözgelimi Kuzey Amerika Ren geyiği gibi daha yaygın türler, korunmak için % 10 gibi nispeten düşük bir koruma alanına ihtiyaç duyuyor. Tek bir vadi ya da belirli bir ada gibi mikro yaşam alanlarındaki daha nadir türlerin, tipik olarak çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu söyleyen Venter, “potansiyel olarak aralıklarının % 100’üne kadar” diyor. Bu oranları belirlemek, özellikle az çalışılan türler için zor. Ayrıca, içindeki tüm türlerin çeşitli gereksinimlerini karşılayan kapsamlı bir koruma alanı tasarlamak da zor olabilir.

Bir diğer koruma yaklaşımı ise kara ve deniz dilimlerindeki olağanüstü nadir türleri korumaya odaklanmak. Bu biyoçeşitlilik sıcak noktaları: Avustralya’daki Büyük Set Resifi, Amazon Nehri Havzası ve ABD’deki Büyük Dumanlı Dağlar gibi kritik noktaları içeriyor. Bu alanların korunması, birçok farklı hayvanın ve bitkinin aynı anda korunması anlamına geliyor.

Son olarak, bazı koruma biyologları, henüz insan faaliyetleri tarafından değiştirilmemiş geniş yabani hayat bölgelerini korumayı tartışıyorlar. Sözgelimi Kanada ve Rusya’nın geniş kutup altı (boreal) ormanları, Amazon’daki kadar fazla türü barındırmasa da gezegendeki karasal karbonunun üçte birini tutuyor ve bu da o noktaları, ısınan Dünya’da karbondioksiti atmosferden çıkarma sürecinin önemli bir parçası haline getiriyor. Washington DC’de doğal korumaya yönelik sivil toplum kuruluşu olan RESOLVE’den koruma biyoloğu Eric Dinerstein, bu alanların, diğer büyük yaban hayatı bölgeleriyle birlikte korunmasının hem iklim krizini hem de biyolojik çeşitliliğin üzerindeki baskıyı çözmek için çok önemli olduğunu söylüyor.

Hedef: Gezegenin yarısını koruma alanı ilan etmek

Dinerstein ve meslektaşları, durumun artık geride kalanları kurtarmak için tüm yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu kadar korkunç olduğunu savunuyor: “Değişmez bir koruma biyolojisi kanunu yoktur; doğayı kurtarmak için bu paradigmanın şu paradigmadan daha iyi olduğunu söyleyen hiçbir şey yoktur. Elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.”

Aynı aciliyet, diğer bilim insanları tarafından yapılan kısa vadeli teklif ve analizlere de yansıyor. Biyolog E.O. Wilson, Half-Earth kitabında, gezegenin biyolojik çeşitliliğinin yüzde 80’inin gezegenin yarısını koruyarak kurtarılabileceğini söylüyor. Dinerstein ve arkadaşları da Haziran 2017’de BioScience’da yayımladıkları çalışmada, gezegenin yarısını çeşitli ekosistemleri kapsayacak şekilde koruma yönünde bir plan hazırlamıştı.

Venter ve meslektaşları, hedeflemenin bundan biraz daha az olduğunu tahmin ediyor; yani %44’lük bir oran biyolojik çeşitliliği koruyabilir. Ekip, Kasım 2019’da bioRxiv.org’da yayınlanan bir çalışmada mevcut korunan alanların sınırlarını değiştirerek bu sayıya ulaşmıştı. Sonuç: 28.594 memeli, kuş, amfibi, sürüngen, yusufçuk ve kabuklu hayvan türü için yeterli alana sahip küresel bir koruma alanıydı.

İleriye dönük bir yol haritası: Koruma biyologlarından oluşan bir ekip tarafından yapılan analiz, gezegenin % 44’ünün biyolojik çeşitlilik krizini önlemek için korunması veya sağlıklı bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu harita, mevcut korunan alanları (açık mavi), önemli biyolojik çeşitlilik alanları (mor) ve yabani hayatı alanları (lacivert) gösterirken, araştırmacıların analizleri ile tanımlanan yeni koruma alanlarını (yeşil) gözler önüne seriyor.

Büyük hedeflerle ilgili sorunlar

Ancak tüm biyologlar bu tür hedefleri belirlemenin en iyi strateji olduğu konusunda hemfikir değil. Örneğin Duke Üniversitesi’nden koruma biyoloğu Stuart Pimm, “Tek başına büyük bir oran belirlemek yardımcı olmayacak ve biyoçeşitliliği korumak için yapmamız gerekeni göz ardı ediyoruz” diyor. Pimm, en çok tehdit altındaki biyolojik çeşitlilik sıcak noktalarına odaklanmanın daha doğru olduğunu söylüyor.

Pimm’in çalışmalarının çoğu, orman parçalarını doğal koridorlarla birleştirmeye odaklanıyor ve bu da daha fazla arazi alanını korumak mümkün olmasa bile bir hayvanın yaşam alanını işlevsel olarak artırabiliyor. Zira son araştırmalar, parçalanmış habitatların birleştirilmesinin hem hayvanlar hem de bitkiler için biyolojik çeşitliliği artırabildiğini gösteriyor.

Biyoçeşitlilik ayrıca dünyanın her yerine eşit olarak dağılmış değil. Sözgelimi mercan kayalıkları, okyanus tabanının % 1’inden daha azını oluşturuyor, ancak deniz yaşamının yüzde 25’inden fazlasını barındırıyor. Dolayısıyla, tüm ülkelerin aynı hedefleri belirlemesi verimsiz olabilir. Bazı ülkelerin bölgelerinin % 30’undan fazlasını korumaları gerekebilirken bu oran diğerlerinde daha az olabilir. “Örneğin, Amazon’a bakıyorsanız, Amazon’un muhtemelen % 80 ila 90’ına ihtiyaç duyuyoruz” diyor. Aksi takdirde, yağmur ormanı hızlı bir şekilde kuru savanaya dönüşmeye başlayabilir ve tüm kıta için su döngüsünü tehlikeye atabilir.” diyor Pimm.

ABD ise seyrek nüfuslu Batı çöllerini veya yüksek ovalarını koruyarak % 30’a ulaşabilse de bu yanıltıcı olabilir. Zira ülkenin biyolojik çeşitliliğinin çoğu güneydoğuda yaşıyor. Örneğin, Appalachian akarsuları ve gölleri, etrafında dünyanın herhangi bir yerinden daha fazla endemik semender türünü barındırıyor, ancak alanlarının çoğu korunmasız kalıyor. Benzer şekilde, buzlu Grönland’ın çoğunun korunması Avrupa Birliği’nin %30’luk yükümlülüğünü etkili bir şekilde karşılayabilir.

Kısacası: “Geniş alan hedefleri, ülkeleri biyolojik çeşitlilik için çok da önemli olmayan alanları korumaya teşvik edebilir” diyor Pimm. “Gezegeni daha iyi korumamız gerekiyor mu? Elbette ama bunu akla yatkın ve hedef noktalar belirleyecek şekilde yapmalıyız.”

Korumak yetmiyor!

Korunan bir alanı belirlemek sadece bir başlangıç. Uzmanlar, korumanın; yasadışı balıkçılık, ağaç kesimi, avcılık veya kirliliğin de denetleme yoluyla kontrol altına alınması gerektiğini söylüyor. Aksi takdirde korumalar işe yaramaz ve koruma adımları beyhude birer çabaya dönüşür. Environmental Management’te yayınlanan bir analiz, korunan alanların sadece çeyreğinin sağlıklı bir şekilde yönetildiğini gözler önüne seriyor.

Ayrıca 2008’de yayımlanan Dünya Bankası raporuna göre, yerli toplulukların yaşadığı toprakların dörtte biri, Dünya’nın biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık % 80’ini barındırıyor. Bu nedenle yerli toplulukların, topraklarını sürdürülebilir bir şekilde yönetmeleri için güçlendirilmesi ve söz hakkına sahip olmaları, ülkelerin hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olabilir.

Yabani hayatı korumak salgınların önüne geçebilir

Paris’teki Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Aleksandar Rankovic, COVID-19 pandemisinin yabani hayatı korumanın önemi hakkında önemli bir kalk borusu olduğunu umduğunu söylüyor. Zira son araştırmalar, ormansızlaşmayı COVID-19 gibi zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriyor.

“Biyoçeşitlilik krizini çözmenin yollarını önermek için bir araya gelmemiz gereken noktada küresel bir pandemiye sahip olmamız, oldukça güçlü bir işaret,” diyor Rankoviç ve ekliyor, “küresel bir yok oluş krizinin önlenmesinde fikir birliğine varmak için büyük bir an olabilir. Ama bu konuda bölünmüş olursak bu krizi çözmek için zemin hazırlamak daha zor olacaktır.”

Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analiz, böceklerin bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi.

Karasal böcekler 10 yılda %9 azaldı

Konuya ilişkin bir diğer önemli gelişme ise böcek biyoçeşitliliğiyle ilgili yapılan çalışma. Böcek biyokütlesinin bolluğu ve çeşitliliğindeki sert düşüşler, bilim insanları ve halk arasında endişeleri artırıyor. Dünya genelinde son on yılda yaşanan yaklaşık % 25’lik biyokütle kaybı, farkında olmadığımız, potansiyel bir felaketi habercisi sayılabilir.

Biyoçeşitlilik zaman serilerinin bir derlemesi olan BioTIME veritabanı, bilinen kuş türlerinin % 22’sini, böcek ve örümcekleri içeren eklembacaklıların ise % 3’ünü içeriyor. Science Mag’in son sayısında, böcek bolluğu ve biyokütle eğilimlerinin kapsamlı bir küresel değerlendirmesi yapıldı.

Böceklerin kritik çevresel işlevleri göz önüne alındığında, söz konusu düşüşlerinin ekosistemler arasında yayılabilir ve ilişkili olarak insanlara sağladıkları faydanın da önüne geçebilir. (Mesela böcekler badem, elma ve kiraz gibi bitkilerin tozlaşmasını sağlıyor. Ki bu insanlığa sağladığı faydanın çok küçük bir kısmı.)

Böcek düşüşünün hızlı artış olasılığı, titiz bilimsel çalışma ve izleme çağrılarını beraberinde getiriyor. Biyoçeşitlilik değişikliklerinin etkenlerini belirlemek hiç basit değil ve keşifleri bağlamlar kurmayı gerektiriyor. Bu nedenle, yerden alınan “bir avuç” örnekle basit bir sonuca varmak ve gerçek dünyadaki biyolojik çeşitlilik değişiminin karmaşıklık katmanlarını ortaya çıkarmak olası değil.

Uzmanlara göre, böcek popülasyon ve çeşitlerindeki düşüşleri anlamak için bölgelere ve bölgeye özgü düşüşlerin dünyadaki böceklerin durumunu temsil edip etmediğine yönelik detaylı bir çalışma yapılması gerekiyor. Bu da böcek bolluğu eğilimlerinin sistematik bir değerlendirmesini gerektiriyor.

Bugüne kadarki en kapsamlı meta-analiz

Bugüne kadarki en büyük ve en eksiksiz meta-analizde van Klink ve arkadaşları, bolluk ve biyokütle trendlerinde önemli farklılıkları (dalgalanmalar ve düşüşler) ortaya çıkardı. Bulguya göre, karasal böcekler 10 yılda ortalama % 9 oranında azalırken, tatlı su böcekleri % 15 oranında artış gösterdi. Ayrıca Birleşik Krallık’ta karasal böceklerin mekânsal bolluğu artarken, böcek olmayan omurgasızların bolluğu azaldı.  Yazarlar ayrıca kıtalar arasındaki farklılıkların, sözgelimi Kuzey Amerika ve bazı Avrupa bölgelerinin, böcek bolluğundaki azalmanın sıcak noktaları olarak ortaya çıktığını belirtti.

Bilim insanlarına göre, dünya genelinde böcek biyoçeşitliliğindeki değişimlerin itici güçleri henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak kısa ömürleri ve hızlı nüfus dinamikleri nedeniyle, böcek bollukları doğal olarak oldukça değişken ve bu da uzun vadeli eğilimleri ölçmek için bir zorluk oluşturuyor. Türlerin küresel değişime maruz kalmasının yanı sıra duyarlılıkları ve dayanıklılıkları, büyük olasılıkla devam eden biyoçeşitlilik değişikliklerini yönlendiriyor.

İnsanların artan arazi kullanımı böcekleri olumsuz etkiliyor

Yeni çalışmada temsil edilen bölgelerdeki azalma eğilimleri, iklimsel etkilerden bağımsız olarak, arazi kullanımının yoğunlaştırılması ile ilişkili görünüyor. Tatlı su alanlarındaki artış eğilimleri ise daha sıkı su politikalarının oluşturulmasına denk geldiği için ilgili mevzuatların olumlu biyoçeşitlilik sonuçları doğurmuş olabileceğini gösteriyor.

Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, aşırı basit ve sansasyonel sonuçlar çıkarmanın cazibesi anlaşılabilir. Çünkü halkın dikkatini çekiyor ve politika geliştirme ile araştırma alanlarında ihtiyaç duyulan uygulamaları tetikleyebiliyor. Ancak, korku temelli mesaj vermek doğru değil, çünkü çoğunlukla geri tepiyor. Bu stratejinin bilime olan güveni zayıflatma riski de var ve inkârcılık, yorgunluk ve ilgisizliğe de yol açabiliyor.